Yoğurt

*Yoğurt’un rekabete katılması ve geleceği.

Türkler tarafından eskiden beri bilenen yoğurt ilk defa Kaşgarlı Mahmut’un eseri Divanı Lügatı Türk’te geçmektedir. Yoğurdun Avrupa’da yayılışıyla ilgili ilk bilgiye Fransız tıp tarihinde rastlanmaktadır. 16. Asırda Fransa krallarından 1. Fransua ateşli ishal hastalığına yakalanmıştır. Kralın doktorlarının bütün gayretlerine rağmen iyi edememişler. Kralın annesi Kanuni Sultan Süleyman’dan bir doktor istemiş. İstanbul’dan Fransaya gemi ile gönderilen Türk doktor birlikte götürdüğü keçinin sütünü sağıp yoğurt yaparak krala ilaç olarak yedirmiş kral kısa bir tedaviden sonra iyileşmiştir. Yoğurdun Avrupa’da esaslı olarak yayılması Pasteur enstitüsünde çalışan Nobel ödülü almış bulunan Rus bakteriyolog Metchnökoff’un ileri sürdüğü fikir sağlanmıştır. Metchnökoff yoğurdun bağırsaklardaki kokutucu bakterileri öldürdüğü ve faaliyetlerine mani olduğu için hayatı uzattığını ileri sürmüş ve misal olarak Kafkasya, Balkanlar ve Türkiye’deki uzun ömürlü insanların hep yoğurtla beslendiği belirtilmiştir. Avrupa’da bu suretle yayılan yoğurt Amerika’ya götürülmüştür. 1932 yılında Dr. J.M. Rosell kendi adı ile kurduğu enstitüde yoğurt yapmaya başlamıştır. Hollywood sinema yıldızlarına beslenme uzmanlığı yapan Dr. Gaylod Houser sağlık, gençlik ve güzelliğin muhafazası için yoğurt yenmesini tavsiye etmiş ve bu suretle yenidünyada yoğurt üretimi birden bire artmıştır.

Yoğurt Avrupa ve Amerika’da insanlar tarafından tanınmıyordu. İnsanların yoğurdu benimsemesi için “sağlık”, “gençlik” ve “güzellik” kelimeleri fısıldandı. Aslında yoğurt bir ilaç olarak kullanılmaktaydı. Bugünde normal bir insan sorsanız içindeki kalsiyumlar sayesinde kemiklerimizi geliştirdiğinden ve diyet yapanlar için uygun bir besin olduğundan bahsedecektir.

Yoğurdun rekabete katılması ise Türkiye’de biraz farklıdır. Herkes yoğurdu tanımakta ve kendi imkânları ile zaten üretmektedir. Üretme imkânları olmayanlar için ise ufak üreticiler hizmet vermeye başlamıştır. Bu şekilde işleyen Anadolu şehirleri hala vardır. Bu dönemde önemli olan yoğurt’un saflığıdır. Şehirler büyüdükçe daha fazla üretime ihtiyaç olunca tesisler kurulmaya başlanmıştır.

Burada vurgulanan olgu artı hijyen olmaya başlamıştır. Yoğurt’un hedef kitlesi ilk çıkış noktasında orta yaşlı veya çocuğu olan evli çiftlerdir. Bu kesimdeki insanların birçoğu ilk defa el yapımı yoğurt ile tanıştıkları için tesislerde üretilen yoğurtlarda da benzer tatlar aramışlardır.  Bu hedef kitle için kaymaklı, kaymaksız yoğurtlar üretilmiştir. Çocuklar ve gençler henüz hedef kitle olarak keşfedilmediğinden, onlara yönelik bir çalışma henüz yapılmamıştı. Evebeynlerinin tercihine uymak zorundaydılar.

Avrupa’da çeşitli katkılarla sunulabilen yoğurt ülkemizde hala saf olmasıyla piyasaya sürülmekteydi. Bu görüşü savunanlar çok da haksız sayılmazdı. Çünkü geleneksel Türk yoğurdu ekşi karakterdeydi. Yoğurt ve tatlı ancak Kanlıca’da keyif yaparken bir tutam pudra şekeri ile bir araya gelebiliyordu ki, o da damak zevki açısından marjinal kaldığı söylenebilirdi.

Bu sebeple hedef kitle yoğurt ile yeni yeni tanışan mama çağındaki ve okul öncesi çağdaki çocuklardı. Bu amaçla meyveli yoğurtlar ilk olarak 1997 yılında piyasaya çıktı. Buradaki önemli ayrıntı bu yoğurtların geleneksel yoğurdun artık unutulmaya yüz tutuğu büyük metropol şehirler olan Ankara, İzmir, İstanbul ve Adana gibi şehirlerde piyasaya sürülmesiydi. O yıllarda yapılan bir ankette; İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana illerinin kentsel kesiminde oturan, 0-3 yaş grubu çocuğu olan anneler arasında yapılan bir araştırmaya göre, annelerin % 61’i çocuklarına en az bir kez meyveli yoğurt yedirdiklerini söylüyorlar. Yetişkin insanlardaki yoğurda ilişkin damak tadı alışkanlığı, burada tersine işlemiş ve tatlı oluşundan bu yaştaki çocukların meyveli yoğurdu yemesini kolaylaşmıştır.
Ölçülebilir markalı, ambalajlı ürünlerde toplam üretim yılda 230 bin ton dolayındadır. Elimizdeki tek somut rakam da budur. Bundan sonrası sektör ilgililerinin tahminlerine göre şekillenmiştir. Sektör ilgilileri ölçülemeyen markasız üretimin, markalı üretimin 3 katı olduğunu savunuyor. Bu alanda en iyimser tahmin yıllık 600 bin ton. En büyük üretimin ise evlerde yapıldığı düşünülüyor. Ev üretimi ile birlikte yoğurt pazarının toplam büyüklüğünün yıllık 3 milyon ton olduğu öne sürülüyor. Buradan hareketle kişi başına yoğurt tüketiminin 40 kilo dolayında olduğu söylenebilir. Bu rakam bizi yoğurt tüketiminde dünya birincisi yapıyor! Ancak, ölçülebilir ambalajlı yoğurt olarak bakıldığında ise kişi başına tüketim yalnızca 3 kg.

Bu rakamlar meyveli yoğurt üreticilerinin nasıl bir rekabet içinde olduklarını göstermesi açısından önemli. Meyveli yoğurt pazarının büyüklüğü 6 bin ton dolayında. Bir başka deyişle ölçülebilir ambalajlı yoğurt pazarının yüzde 3’ü. Ancak meyveli yoğurt pazarı için en önemli konu yüzde 15 oranındaki yıllık büyüme hızı. Meyveli yoğurt’un satış fiyatlarının da daha yüksek olduğu da unutulmamalıdır.

Meyveli yoğurdun fiyatının yüksek olması beklide pazarda daha hızlı büyümesini engelliyor olabilir.

Bebeklikten itibaren insanları yeni bir damak tadına alıştırmaya başlayan yoğurt üreticileri klasik yoğurdun en büyük tüketicisi olan yetişkinlere yöneldiler. Yetişkinler içinde öncelik bayanlara verilerek, diyet ürünleri şeklinde yoğurt piyasaya sürülmeye başlandı.

Amerika ve Avrupa’da diyet ve atıştırma amacıyla kullanılan yoğurt yine Türkiye metropollerinde aynı şekilde lanse edildi. Çünkü diğer şehirlerde yaşayanların çoğu atıştırma (fasfood) sektöründen uzaktı.

Bu çalışmaların ardından yoğurt üreticileri toplumu küçük hedef kitlelerine ayırmayı ve her kitleye farklı seçenekler sunarak onların isteklerini ihtiyaç haline getirmeye çalıştı.
2005 yılına gelindiğinde çeşitli sağlık sorunlarını tedavi eden ve dış etkenlerden koruyan yoğurt türleri piyasaya çıkmaya başladı. Bu yoğurt türleri için uluslar arası markalarla anlaşmalar yapıldı. Türkiye’de geleneksel yoğurt yok edilmeye çalışılırken dünyada değişik yoğurt türleri çıkmıştı ancak bunları ülkemizde satın alacak hedef kitle henüz oluşmamıştı.

Bu noktada dikkat çeken konu ise hedef kitlenin olgunlaşmasını beklemeden faaliyetlerine başlayan bazı firmaların bugün sektörde öncü olmaları. Diğer önemli nokta ise; gıda sektöründe markalaşmış firmaların yoğurt sektörüne girdiklerinde daha kolay başarı yakalamaları ve kısa sürede hedefledikleri pazar baylarını yakalamaları. Bunun nedeni hedef kitlenin sürekli genişlemesi olabilir. Rakip ürünlerin müşterilerini çalmak yerine sektöre sürekli yeni müşteriler kazandırmaktadır.

Yoğurt’un geleceğine baktığımızda daha çok hastalığımızı iyileştireceğini, mucizevî bir yaşam kaynağı olarak sunulmaya devam edeceğini öngörmekteyiz. Ambalajlı ürünlerin diğer ürünlerle olan rekabeti devam edecektir. Kentselleşme arttıkça geleneksel yoğurt unutulmaya yüz tutacaktır. Bizimle aynı kuşakta yaşayan insanlar şuan mümkün olsa geleneksel yoğurdu tekrar kullanmaya başlayabilecek istektedir. Bu isteğimizi bir nebze olsun kendi çocuklarımıza taşıyabileceğiz sanırım. 2 kuşak sonra ise tamamen ambalajlı ürünlerin kontrolüne geçmiş bir pazar görebiliriz.

Yoğurt, hedef kitle tarafından sevilen her tür yiyecekle birleştirilmeye devam edilecektir. Şimdilik çikolatalı yoğurt yok ama yakın bir zamanda çıkacağından eminiz.

Her ne olursa olun sıcak mısır ekmeğinin küçük parçalar halinde doğrandığı bir tas (kâse) yoğurt her zaman benim yöremdeki ve kuşağımdaki insanları cezp etmeye devam edecektir. Belki yarın mısır ekmeklisi de çıkar!

Kırmızı ve Yeşil Bisiklet

*Bisikletin geleneksel, modernizm ve post modernizm dönemlerindeki öyküsü.

Doğa ile iç içe yaşadık ve ona saygı duyduk, üstünlüğünü kabul ettik ve tanrının her şeye hâkim olduğunu kabul ederek 15–16 yy’ a kadar boğun eğdik. Doğanın gücünü kabul ederek onu geçemeyeceğimizi sadece taklit edebileceğimizi düşündük hep. Bizimle aynı düşünceleri paylaşmayan Leonardo Da Vinci ve öğrencileri vardı. Daha hızlı yaşamak için o zamanlarda hayal olan projeler peşinde koşmaktaydı. Birçok projesi doğanın birer kopyasıydı. Ancak 1493 yıllarında öğrencisi tarafından çizilen bisiklet apayrı bir araçtı. Doğadaki hiçbir canlıdan esinlenmemişti. Biz bu aracı yapmayı tam 3 yüzyıl (1840) sonra akıl etmiştik. Peki, neden bu kadar zaman beklemiştik?

Beklide bunun cevabı daha hızlı hareket etmeye ihtiyacımız olmamasıydı. Bedenimizi dinlendirebileceğimiz zamanımız, ruhumuzu için ise güçlü inançlarımız vardı. Beklide fazla uzaklara gitmeye ihtiyacımız yoktu. Çoğu ihtiyacımızı kendimiz karşılıyorduk. Evimizin yakınındaki tarlamızda çalışıyorduk çünkü henüz uzaklarda bir iş yerimiz yoktu. Her sabah kalkıp gitmemiz gereken bir okulumuz yoktu. Güneşle kalkıyor güneş ile yatıyorduk.

Bu arada zaman ilerliyor ve hızla çoğalıyorduk. İsteklerimiz birer ihtiyaç haline gelmeye başlamıştı. Daha çok yiyeceğe ve giyeceğe ihtiyacımız vardı.

Öyle bir zaman geldi ki geleneklerimizin bizi kontrol etmek için kullanıldığını ve inançlarımızın uygulamalarla çelişkiler içinde olduğunu fark ettik.

Bitmek tükenmek bilmeyen ihtiyaçlarımız için sanayiler kuruldu ve artık her sabah gitmemiz gereken bir iş yerimiz olmuş oldu. Bu işyerlerinde çalışabilmek için eğitime ihtiyacımız vardı ve okullarımız olmuş oldu. Zamanımız dolmaya başladığında gecelere taşındık. Yaşam ve görev alanlarımız arasında daha hızlı hareket etmek için bir araca ihtiyacımız vardı. İlk çağlarda bu iş için atlar çok uygundu. Ama artık küçücük evlerde yaşıyorduk ve atlarla ilgilenecek zamanımız yoktu.

O dönemlerde lüks bir araç olan ve zenginlerin hobi olarak bindiği bisikletler 450 frank’a satılıyordu. Onları alacak gücümüz yoktu. Sanayi devrimi güler yüzünü bize göstermiş 1890 yılından sonra hızla ucuzlayan bisiklet bize birer armağan olmuştu.

Yatacak yer istemiyordu, karnı acıkmıyordu, ilgi istemiyordu. İşimize, okuluma gidip gelirken büyük bir kolaylık sağlamıştı bizlere. Zenginler hala hobi olarak kullanmaya devam ediyor, yarışlar düzenliyordu.

O yıllarda bisikletimizin rengi kırmızıydı. Çünkü hızlı gitmeliydi. Bizi işimize, okulumuza ve hatta düşmanımıza taşımalıydı. I. Dünya Savaşı’nda cepheden cepheye ordularımızı taşımak için kullanmıştık. Ölüme de koşmak böyle bir şeydi belki. Ama bu hız yeterli değildi, otomobiller ve uçaklarda yaptık ama hiç biri bisikletler kadar ucuz ve masrafsız olmadı.

Aradan geçen zamanda keşfettiğimiz şey hareketin insanın doğasında olmasıydı. Hareketsiz kalan insan hastalanıyordu. Çalışmak ve yaşamak dışında amacı olmayan insanlar ruhsal problemler yaşıyordu. Bu sorunlarımız için spor’u keşfettik. Kömürlüklere kaldırdığımız bisikletlerimizin aslında çok güzel bir spor aleti olduğunu fark ettik. Ciğerlerimize işlemiş egzoz atıklarından kurtulmak, yeniden doğaya dönmek için bisikletlerimize tekrar bindik. Artık zengindik çünkü hızlı yolculuk etmek bir istek değil ihtiyaçtı. Ama sağlık için, diğer insanlara saygımız için bisikletlerimize bindik. Trafikteki araçları bisikletlerimizle protesto ettik. İki ay sonra bu eylem Fransa’da toplu olarak tekrar edilecek. Çünkü doğaya yeterince kirlettik. Daha fazla kirletmek istemiyoruz. Doğayla barışık yaşamak istiyoruz. Artık bisikletlerimizi yeşile boyuyoruz.

Ruhumuzu dinlendirmek için doğaya dönüyoruz. Bisikletimizle, ağaçlarla dolu bir yolda, güneşle parlayan, yaprakların gölgesiyle koyulaşan dinlendirici bir zeminde gitmek istiyoruz. Rüzgârın saçlarımızı uçurması hızı hissettiriyor, hız ise adrenalin sağlayarak hayattan zevk almamızı sağlıyor. Bu zevkler ruhumuzun dinlenmesine yardımcı oluyor.

Sakarya Türküsü

İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.
Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.
Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat;
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!
Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,
Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;
Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?
Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,
Sırtına Sakaryanın, Türk tarihi vurulur.
Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?
Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük! ..

Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!
Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal.
Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,
Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan.
Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;
Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!
Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?
Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!
Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
Sakarya, kandillere katran döktü geceler.

Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!

İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su;
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?
Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!
Sakarya, sâf çocuğu, mâsum Anadolunun,
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!
Sen ve ben, gözyaşiyle ıslanmış hamurdanız;
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!
Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!
Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz!

Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya! ..

(1949)

Necip Fazıl Kısakürek

Çanakkale Şehitlerine

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle ‘bu: bir Avrupalı’
Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,
Avusturalya’yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…
Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler…
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’â mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te’sis-i İlahi o metin istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedi serhaddi;
‘O benim sun’-i bedi’im, onu çiğnetme’ dedi.
Asım’ın nesli…diyordum ya…nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi…
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
‘Gömelim gel seni tarihe’ desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb…
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
‘Bu, taşındır’ diyerek Kâ’be’yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin’i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran…
Sen ki, İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın…Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât…
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.

Mehmet Akif Ersoy

Bulutlar

Bulutlara baktığında,
Sanki havalanıp uçarsın.
Üzerinde yürüyebileceğin,
Güzel bir bulut ararsın…

Gözlerini kapatırsın ki;
Yükseklik korkun olmasın!
Yukarıdan insanlara bakıp;
Geldiğin yere ağlarsın…

Ağaçlara takılırsın…
Seni beklediklerini anlarsın.
Ne kadar kalmak istesen de;
Düşer uyarırsın…

Bulutlar

Bir birini takip eden bulutlar
Kümeleşip siyahlaşır üzerimde
Bakışların gibi üşütür,
Gözyaşların gibi ısıtır içimi.

Çok özlemiş gibi bir birimizi
Hızlıca geliriz bir araya bulutlar gibi
Tam gözyaşlarımızı dökecekken
Güneş çıkı verir, dağıtır bizi

Hiç ayrılmak istemezmişiz gibi
Resimlerimizi bırakırız arkada
O da zamanla silinir;
Acı kahve tadında.

Sen kuzeye ben güneye
Gerek yok üzülmene
Gene gelecek bahar
Nasıl gecen yıl geldiyse

Ekip Çalışması (Deneme)

            Son dönemde konuşulan Japonların hızlı yükselişi herkes tarafından ilgi gören bir olaydır. Japonların ekip çalışmasını çok iyi yaptıkları hep dile getirilen konudur.

            Hâlbuki Türklerin ekip çalışması konusunda problem yaşadıkları bilinmektedir. Bence Türkler olarak ekip başarısından çok kişisel başarıdan daha fazla haz duyarız. Ekip olarak başarmak yerine ekibi sürükleyen kişi daha çok haz verir bize. Bu olaya en iyi örnek futbol takımlarıdır. Türk futbol takımlarının istikrar problemi bundan ileri gelmektedir. İlk başlarda ekip olarak oynayan takım başarıları arttıkça oyuncuların tatminsizlikleri artmaktadır. Onlar için kişisel başarı daha ağır basmaya başlar. Kişisel oynadıkça da – ekip ruhunu kaybettikçe – kaybederler. Eğer başka birinin önderlik ettiği ekipte yer alıyorsak çalışma isteğimiz azalır, hatta baştaki kişiyi engellemeye çalışır. Bu tür davranışların değişmesinin yüzyıllar alacağı bilinmelidir.

            Öte yandan yüzyıllardır yaptığımız bir davranış daha vardır. İmece! Halkımız yüzyıllardır işlerini yaparken imece usulüyle çalışmışlardır. Bu çalışmalar genellikle tarım kemsinde olmakla birlikte ev, okul, cami, v.b. yapımında da uygulanmıştır.

            Bence imecenin oluşmasındaki temel duygu yardımlaşmadır. Türklerde birine yardım etme duygusu çok fazladır. Sokakta dilenen birine, yolda arabası kalan birine, ders notları isteyen birine, konuyu anlamamış birine, v.b. hep yardım etmek isteriz. Hatta kanal kazan, duvar yapan iş makinelerini de seyretmeye bayılırız. Fırsat olursa da yardım ederiz. Hatta izin verseler iş makinelerini kullanmaya bile kalkarız.

Bahsedilen bu olaylar karşısında Türklere uygun bir ekip ruhu neden oluşturulmasın?

            Bu noktada hatırlatmak isterim ki; yardımlaşma duygunsu kullanan projeler devlet tarafından kullanılmıştır. Bu kurumların başında kooperatifler gelmektedir. Bu kurumların günümüzde birçoğunun ayakta duramama dedenlerine göz atmakta yarar vardır.

            Kooperatifler ilk kurulduğunda küçüktü. Üyelerin tamamı aktif olarak çalışmakta, yönetime katılmaktaydı. Birer birey olarak söz sahibiydiler. Fakat birliktelik büyüdükçe yönetim kadroları oluştu. Oluşan kadrolarda tek başına kazanma hırsı hakim olunca üyelerini kaybetmeye başladılar.

            Kemal Atatürk’ ün neden demokrasiyi seçtiği de buradan ileri gelmektedir. Her türk yönetime katılmak (karışmak – müdahale etmek) ister. Demokrasimizin bu açılımı artırması daha iyi olacaktır.[1]

            Organizasyonlarda üyelerin katılımları artırılırsa daha etkili olunabilir.

            Şimdi geçmişten de ders aldıktan sonra konumuza dönersek;

Ekiplerimizi kurarken projeyi ekip elemanı kadar sayıya bölerek herkese bu parçalardan birini yöneten kişi olarak atarsak, diğer elemanları da bu kişiye yardımcı olarak atarsak daha verimli bir çalışma olabilir.

Ancak; bu ekipteki kişiler arasında iş arkadaşlığından öte dışarıda da arkadaş olmaları sağlanmalıdır.bu tüy duyguların oluşması için sosyal faaliyetler düzenlenebilir. Birbirlerine ihtiyaç duydukları hissini vermekte önemli olabilir. Problemli kişiler olduğunda hemen ekipten çıkarılmalıdır. Çünkü bu kişi(ler) ekibin bölünmesine, yardımcı olma isteğinin azalmasına neden olacaktır.

Eğer bölünmeyi engelleyemiyorsak projeyi gözden geçirerek oluşan iki ekine göre ayarlama yapmakta yarar vardır. Bu iki ekibin bir birine ihtiyaç duymayacak şekilde projenin parçalarını almaları mantıklı olacaktır.

Burada karşımıza çıkan bir diğer duyguda Türklerde çok fazla olan işine karışılmama duygusudur. Türkler bunu sevmezler. Bu nedenle bir araya gelip bir konu üzerinde çalışmakta zorlanırlar. Her biri ister ki o konuda ana fikirleri o versin. Bu tür duyguların kötü etkileri herkesin birbirine ihtiyacı olduğu duygusunun pekiştirilmesiyle ortadan kaldırılabilir.



[1] Konu dışı.

Tamamen kendi fikirlerim ve yorumlarımdır.

Korkuyorum

Saçlarını seviyorum senin,
Ama dokunamıyorum;
Parmaklarıma dolanırlarsa,
Canının acımasından korkuyorum.

Gözlerini seviyorum senin,
Ama içlerine bakamıyorum;
Düşüncelerimi okuyup da,
Sıkılmandan korkuyorum

Yürüyüşünü seviyorum senin,
Ama ufuklara yürüyemiyorum;
Bir gün buralardan gidip de,
Dönememekten korkuyorum.

Düşlerini seviyorum senin,
Ama düşünemiyorum;
Düşlerini gerçekleştiremezsem,
Beni bırakmandan korkuyorum.

Ellerini seviyorum senin,
Ama elini tutamıyorum;
Bir gün ihtiyacım olursa,
Elini bırakmaktan korkuyorum.

Duygularını seviyorum senin,
Ama karşılıksız sevemiyorum;
Bunalıma gripte ölürsem,
Seni yalnız bırakmaktan korkuyorum.

Yazılarını seviyorum senin,
Ama sana yazamıyorum;
Yazdıklarımı anlayamazsan,
Yazmamandan korkuyorum.

Gülüşünü seviyorum senin,
Ama seninle gülemiyorum;
Ağlamam gerekirse bir gün,
Senin ağlamamandan korkuyorum.

Seni seviyorum,
Ama söyleyemiyorum;
Seninle ilgilenmezsem,
Çok üzülmenden korkuyorum.

Mavi

Anılarımı maviye boyadım,
Oradan ayrılırken.
Yalnızlığı ezberledim,
Sen buralarda yokken.
Keşke hisleri anlatan;
Harflerde olsa şu dünyada.
Doya doya anlatsam,
Yalnızlığı sana.
Bir gün karşılaşırız inşallah;
Dümdüz caddelerde.
Yanında kırmızı bir gül getir,
Üzerinde mavi denizle.
Keşke mavi olsam,
Denizde kaybolsam.
Balıklar bile tanımasa.
Ne olurdu sanki yaşamasam!
Artık uyandığımda sabah olmuyor.
Her gece yatarken yarın diyorum;
Bir gün güneş doğar diye umuyorum.
Gölgelerden kaçıyorum.
Kendime güneş gözlüğü bile almadım;
Karşılaşırsak gözlerimdeki,
Arayışı fark edemezsin diye.
Bütün bozuklukları attım;
Koşarken ağırlık yapmasın diye.
Rüzgara kalbimi dönmüyorum;
Bir şeyler götürmesinden korkuyorum.
Rüzgarı eskisi gibi sevmiyorum,
Bizimkiler gibi okşamıyor insanı.
Yeni yerler, yeni insanlar.
Yeni önyargılar, yeni öğretiler.
Yeni kavgalar, yeni sokaklar.
Kendini oyalayabileceğin güzel kızlar…
Hepsi var, sadece mavi yok!
Ölmek var, ölmek…

Keşke

Kar yağdı, taş kalbimin üzerine,
Yumuşacık bir örtü kapladı üstüne.
Gözlerimden güzelliğin aktı,
Yaşadıklarımızı hatırlayınca seninle.

Artık bir araya gelemiyoruz;
Anlatamıyoruz içimizdekileri birbirimize.
Taş basarak biriktiriyoruz kalbimizde;
Daha ne kadar dayanır bilmiyoruz.

Bazen sıkılıyorsun bu ortamdan;
Benim senden sıkıldığım kadar…
Artık geride kaldı sanırım,
Sadece kendini düşünmeyen arkadaşlar…

Ağlayarak, yanına gelirsem bir gün;
Göz yaşı olup gözlerimden akan,
Sana yaptığım ihanetleri,
Ben susuncaya dek dinler misin?