Bulutlar

Bir birini takip eden bulutlar
Kümeleşip siyahlaşır üzerimde
Bakışların gibi üşütür,
Gözyaşların gibi ısıtır içimi.

Çok özlemiş gibi bir birimizi
Hızlıca geliriz bir araya bulutlar gibi
Tam gözyaşlarımızı dökecekken
Güneş çıkı verir, dağıtır bizi

Hiç ayrılmak istemezmişiz gibi
Resimlerimizi bırakırız arkada
O da zamanla silinir;
Acı kahve tadında.

Sen kuzeye ben güneye
Gerek yok üzülmene
Gene gelecek bahar
Nasıl gecen yıl geldiyse

Ekip Çalışması (Deneme)

            Son dönemde konuşulan Japonların hızlı yükselişi herkes tarafından ilgi gören bir olaydır. Japonların ekip çalışmasını çok iyi yaptıkları hep dile getirilen konudur.

            Hâlbuki Türklerin ekip çalışması konusunda problem yaşadıkları bilinmektedir. Bence Türkler olarak ekip başarısından çok kişisel başarıdan daha fazla haz duyarız. Ekip olarak başarmak yerine ekibi sürükleyen kişi daha çok haz verir bize. Bu olaya en iyi örnek futbol takımlarıdır. Türk futbol takımlarının istikrar problemi bundan ileri gelmektedir. İlk başlarda ekip olarak oynayan takım başarıları arttıkça oyuncuların tatminsizlikleri artmaktadır. Onlar için kişisel başarı daha ağır basmaya başlar. Kişisel oynadıkça da – ekip ruhunu kaybettikçe – kaybederler. Eğer başka birinin önderlik ettiği ekipte yer alıyorsak çalışma isteğimiz azalır, hatta baştaki kişiyi engellemeye çalışır. Bu tür davranışların değişmesinin yüzyıllar alacağı bilinmelidir.

            Öte yandan yüzyıllardır yaptığımız bir davranış daha vardır. İmece! Halkımız yüzyıllardır işlerini yaparken imece usulüyle çalışmışlardır. Bu çalışmalar genellikle tarım kemsinde olmakla birlikte ev, okul, cami, v.b. yapımında da uygulanmıştır.

            Bence imecenin oluşmasındaki temel duygu yardımlaşmadır. Türklerde birine yardım etme duygusu çok fazladır. Sokakta dilenen birine, yolda arabası kalan birine, ders notları isteyen birine, konuyu anlamamış birine, v.b. hep yardım etmek isteriz. Hatta kanal kazan, duvar yapan iş makinelerini de seyretmeye bayılırız. Fırsat olursa da yardım ederiz. Hatta izin verseler iş makinelerini kullanmaya bile kalkarız.

Bahsedilen bu olaylar karşısında Türklere uygun bir ekip ruhu neden oluşturulmasın?

            Bu noktada hatırlatmak isterim ki; yardımlaşma duygunsu kullanan projeler devlet tarafından kullanılmıştır. Bu kurumların başında kooperatifler gelmektedir. Bu kurumların günümüzde birçoğunun ayakta duramama dedenlerine göz atmakta yarar vardır.

            Kooperatifler ilk kurulduğunda küçüktü. Üyelerin tamamı aktif olarak çalışmakta, yönetime katılmaktaydı. Birer birey olarak söz sahibiydiler. Fakat birliktelik büyüdükçe yönetim kadroları oluştu. Oluşan kadrolarda tek başına kazanma hırsı hakim olunca üyelerini kaybetmeye başladılar.

            Kemal Atatürk’ ün neden demokrasiyi seçtiği de buradan ileri gelmektedir. Her türk yönetime katılmak (karışmak – müdahale etmek) ister. Demokrasimizin bu açılımı artırması daha iyi olacaktır.[1]

            Organizasyonlarda üyelerin katılımları artırılırsa daha etkili olunabilir.

            Şimdi geçmişten de ders aldıktan sonra konumuza dönersek;

Ekiplerimizi kurarken projeyi ekip elemanı kadar sayıya bölerek herkese bu parçalardan birini yöneten kişi olarak atarsak, diğer elemanları da bu kişiye yardımcı olarak atarsak daha verimli bir çalışma olabilir.

Ancak; bu ekipteki kişiler arasında iş arkadaşlığından öte dışarıda da arkadaş olmaları sağlanmalıdır.bu tüy duyguların oluşması için sosyal faaliyetler düzenlenebilir. Birbirlerine ihtiyaç duydukları hissini vermekte önemli olabilir. Problemli kişiler olduğunda hemen ekipten çıkarılmalıdır. Çünkü bu kişi(ler) ekibin bölünmesine, yardımcı olma isteğinin azalmasına neden olacaktır.

Eğer bölünmeyi engelleyemiyorsak projeyi gözden geçirerek oluşan iki ekine göre ayarlama yapmakta yarar vardır. Bu iki ekibin bir birine ihtiyaç duymayacak şekilde projenin parçalarını almaları mantıklı olacaktır.

Burada karşımıza çıkan bir diğer duyguda Türklerde çok fazla olan işine karışılmama duygusudur. Türkler bunu sevmezler. Bu nedenle bir araya gelip bir konu üzerinde çalışmakta zorlanırlar. Her biri ister ki o konuda ana fikirleri o versin. Bu tür duyguların kötü etkileri herkesin birbirine ihtiyacı olduğu duygusunun pekiştirilmesiyle ortadan kaldırılabilir.



[1] Konu dışı.

Tamamen kendi fikirlerim ve yorumlarımdır.

Korkuyorum

Saçlarını seviyorum senin,
Ama dokunamıyorum;
Parmaklarıma dolanırlarsa,
Canının acımasından korkuyorum.

Gözlerini seviyorum senin,
Ama içlerine bakamıyorum;
Düşüncelerimi okuyup da,
Sıkılmandan korkuyorum

Yürüyüşünü seviyorum senin,
Ama ufuklara yürüyemiyorum;
Bir gün buralardan gidip de,
Dönememekten korkuyorum.

Düşlerini seviyorum senin,
Ama düşünemiyorum;
Düşlerini gerçekleştiremezsem,
Beni bırakmandan korkuyorum.

Ellerini seviyorum senin,
Ama elini tutamıyorum;
Bir gün ihtiyacım olursa,
Elini bırakmaktan korkuyorum.

Duygularını seviyorum senin,
Ama karşılıksız sevemiyorum;
Bunalıma gripte ölürsem,
Seni yalnız bırakmaktan korkuyorum.

Yazılarını seviyorum senin,
Ama sana yazamıyorum;
Yazdıklarımı anlayamazsan,
Yazmamandan korkuyorum.

Gülüşünü seviyorum senin,
Ama seninle gülemiyorum;
Ağlamam gerekirse bir gün,
Senin ağlamamandan korkuyorum.

Seni seviyorum,
Ama söyleyemiyorum;
Seninle ilgilenmezsem,
Çok üzülmenden korkuyorum.

Mavi

Anılarımı maviye boyadım,
Oradan ayrılırken.
Yalnızlığı ezberledim,
Sen buralarda yokken.
Keşke hisleri anlatan;
Harflerde olsa şu dünyada.
Doya doya anlatsam,
Yalnızlığı sana.
Bir gün karşılaşırız inşallah;
Dümdüz caddelerde.
Yanında kırmızı bir gül getir,
Üzerinde mavi denizle.
Keşke mavi olsam,
Denizde kaybolsam.
Balıklar bile tanımasa.
Ne olurdu sanki yaşamasam!
Artık uyandığımda sabah olmuyor.
Her gece yatarken yarın diyorum;
Bir gün güneş doğar diye umuyorum.
Gölgelerden kaçıyorum.
Kendime güneş gözlüğü bile almadım;
Karşılaşırsak gözlerimdeki,
Arayışı fark edemezsin diye.
Bütün bozuklukları attım;
Koşarken ağırlık yapmasın diye.
Rüzgara kalbimi dönmüyorum;
Bir şeyler götürmesinden korkuyorum.
Rüzgarı eskisi gibi sevmiyorum,
Bizimkiler gibi okşamıyor insanı.
Yeni yerler, yeni insanlar.
Yeni önyargılar, yeni öğretiler.
Yeni kavgalar, yeni sokaklar.
Kendini oyalayabileceğin güzel kızlar…
Hepsi var, sadece mavi yok!
Ölmek var, ölmek…

Keşke

Kar yağdı, taş kalbimin üzerine,
Yumuşacık bir örtü kapladı üstüne.
Gözlerimden güzelliğin aktı,
Yaşadıklarımızı hatırlayınca seninle.

Artık bir araya gelemiyoruz;
Anlatamıyoruz içimizdekileri birbirimize.
Taş basarak biriktiriyoruz kalbimizde;
Daha ne kadar dayanır bilmiyoruz.

Bazen sıkılıyorsun bu ortamdan;
Benim senden sıkıldığım kadar…
Artık geride kaldı sanırım,
Sadece kendini düşünmeyen arkadaşlar…

Ağlayarak, yanına gelirsem bir gün;
Göz yaşı olup gözlerimden akan,
Sana yaptığım ihanetleri,
Ben susuncaya dek dinler misin?

Denizler

Bir deniz vardı,
Aşk kadar temiz.
Karadeniz’im derdim ona,
Gözleri yeşil…

Gezerdim kumsallarda,
Ayak izlerimi kapatarak.
Bakardık kumsallardan,
Güneşin denize dalışına.

Küserdim bazen denizime.
Taş üstünde taş bırakmazdı,
Gemiler çekeğinde.
Yalnız ben kalırdım sahilde.

Denizimle ayırdılar beni;
Dostları kavuşturdular.
Aramıza taş duvarlar çektiler,
Dalgasız sahiller yaptılar.

Çok kızdı kalpsiz taşlara.
Gün geldi devirdi onları,
Gün geldi daha da arttılar.
Ama hiç darılmadı insanlara.

Yalnız ben, bir ben kaldım;
Taş duvarların ardında.

-isimsiz-

Yılların eskittiği bir kalp var ki bilemezsin
Rahatladığı tek bir yer var ki gidemezsin
Elinde neskafesiyle denize bakar göremezsin
Yanına gidip de “oturabilir miyim?” diyemezsin

Martılar uçuşur göklerde
Hatırlattıkları boş bir anı sadece
Denizin efendisi olmak isterler
Fırtınalar gelince karaya dönerler

-isimsiz-

Köprüler yıkılıyor yaşamla aramda.
Onarmak isteyenler olsa da,
Daha da hızlanıyor yıkımlar.
Üçüncü bir kişiye ihtiyacım yok;
Bana yol gösterecek.
Kendi yolumu kendim bulabilirdim;
Hayat bu kadar acımasız olmasa.
Yaşamayı mı bilmiyorum,
Yoksa hayattan zevk almasını mı?
Anlayamadığım bir şey varsa,
O da hayal dedikleri yalanlar.
Hissettiklerim gerçek değil;
Gerçek olanlar hayaller gibi.
Gerçeği sahte yapanlar yine gerçekler;
Yeni gerçekler mantıkta bulansa gerek…
Beni hayattan soğutan,
Umursamazlığım…
Hiçbir şeyi umursamam,
Benimle ilgisi yoksa.
Bundan dolayı da üzülmem;
Bana faydaları yoksa.
İçimdeki kıskançlığı,
Yendirdi bana hayat.
Benden güçsüz adam,
Cumhurbaşkanı olmuş;
Bana ne!
Bazen insanlara,
Haksızlık ettiğimi düşünürüm.
O an bu düşünceden kurtulmazsam,
En berbat günümdür o gün.
Sürekli bir yamaca tırmanıyorum,
O kadar yüksek ki gelmiyor sonu.
Bazen, geri dönebilseydim, diyorum.
Artık geri dönmek için çok geç.
Geri dönersem;
Ayak izlerimi bulamamaktan korkuyorum.

Sonunu bildiğim bir hayatı,
Sonuna kadar yaşamak,
En nefret ettiğim şey,
Ama buna mecburum;
Kalbimin yaşaması için…

Sal

Bir karanlık rüya içinde,
Ne düşündüğümü düşünüyorum…
Sanki çıkmaz bir sokak;
Hayattaki acılar…

Herkesin kendine göre derdi var;
Bin bir dert içinde.
Kiminin bir rüyası bile yok,
Hayat dedikleri şu kentte.

Denizin ortasında
Bir salda mahsur kalmış gibiyim.
Yönümü değiştiren sadece akıntılar…
Bir çaba göstermiyorum,
Kurtulmak için;
İnsanların dost canlısı olduğu,
Bir adaya düşmekten korkuyorum.

Belki de sonsuza dek kalmak istiyorum;
İnsanların akıntılarla yönlendiği,
Kimselerin düşlerimi bilmediği,
Bu kentte…

Şiir

İki şiir yazdım;
Gerçekleri anlatan.
Çocuklar gibi,
Yazarken ağladım.

Çektiğim acıların,
İzleri kaldı satırlarda.
Umursamadım,bende,
Senin beni umursadığın kadar.

Ölümü yazdım bazen,
İnsanları eleştirerek.
İsteklere göre şiir yazdım,
Senin istediğin kadar…

Yazmayı bıraktım:
Sen okumayı bıraktığın için.
Sadece kendim için yazdım.
Kendimi kandırdım,
Bir gün okursun diye,

Yazdıklarımı biriktirdim:
Bir gün sana ulaşamazsam,
Boş kalmasın,
Kitabımın sayfaları.